21 Ekim 2011 Cuma

Kokuhaku


Uzakdoğu intikam filmlerini her zaman çok sevmişimdir. Çoğu zamanda düşünürüm bu senaryoları yazanların nasıl bir hayal dünyası var acaba diye. Her sene en az 1 intikam filmi de geliyor uzakdoğudan. Geçen sene “I saw the Devil” bu kategorideydi benim için, bu seneki filmimde “Kokuhaku” oldu. Gerçi film 2010 yapımı ama daha yeni izlediğim için bu senenin hesabına yazdım kendi adıma. Film Kanae Minato nun romanından uyarlanmış. Tetsuya Nakashima senaryosunu yazıp aynı zamanda da filmin yönetmenliğine imza atmış. Bir Japon lisesinde geçen ergen filmi gibi başlayan hikaye, ilk 10 dakikanın sonunda müthiş bir intikam hikayesine dönüyor.


Film Yuko Moriguchi isimli öğretmenin dersiyle başlıyor. 30 civarında öğrenci, şımarık tavırlar, bağırışmalar, gürültü içinde Yuko öğretmen bir şeyler anlatmaya çalışıyor öğrencilerine. İyi bir müzik eşliğinde ağır çekimde sanki bir videoklip izlermiş gibi seyrediyoruz bu sahneleri. Öğretmenin sakince anlattıkları yavaş yavaş sınıfın ilgisini çekmeye başlıyor. İlk başlardaki o umursamaz tavırdaki öğrenciler, bakalım bu anlatılanlar nereye varacak dercesine öğretmenlerini dinlemeye başlıyorlar. Yuko, önce bu dersin son dersi oldugunu öğretmenliği bıraktığını söyler, kısa bir süre önce 3 yaşındaki kızı Manami’yi kaybetmiştir. Aslında kızının ölmediğini öldürüldüğünü ve kızının katillerinin içinde bulunduğu sınıfta oldugunu ve onların kim olduğunu bildiğini söylediğinde sınıf sessizliğe bürünür. Yuko tüm bu anlattıklarını öylesine sakin ve dingin bir şekilde anlatır ki bu durum izleyenlere bir huzursuzluk veriyor. Bu noktadan itibaren ergen liseli film havası biter ve Yukonun intikamını izlemeye başlarız. Sınıftaki sessizlik ortamı şimdi korku ve paniğe dönmüştür. Yuko bu 2 öğrenciyi A ve B olarak isimlendirerek olayın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya devam eder.  Japon kanunlarına göre 14 yaşın altındaki biri cinayet dahi işlese suçlu olarak kabul edilmediğinden dolayı Yuko bu 2 öğrenciyi polislere şikayet etmek yerine kendi planını uygulamaya koyar. 2 öğrencinin hayatı artık eskisi gibi olmayacaktır.


Bu sahneden sonra okulda geçen filmin giriş bölümü sona erer. Bundan sonra bu olaya karışan öğrencilerin, onların ailelerinin, arkadaşlarının itiraflarını, yine güzel müzikler ve ara ara ağır çekim sahneler eşliğinde izleriz. Bu seçim bazen filmin temposunun düşmesine sebep olsa da dikkatinizi kaybetmeden izlemeye devam ediyorsunuz. Her çocuğun itirafında, onların iç dünyalarına giriyoruz. Neden şiddete, cinayete yöneldiklerini her itirafta sanki puzzle ın parçaları gibi tek tek birleştirmeye başlıyoruz. İtirafları izlediğimiz bu 2. bölümde Yuko’nun yerine gelen her şeye pozitif bakmaya çalışan acemi bir öğretmenle tanışıyoruz. İkisi de gözünü kırpmadan cinayet işleyebilen 2 psikopat öğrencinin aşkını izliyoruz, HIV virüsü kaptığı korkusuyla hayatı kendisine ve annesine zindan eden bir öğrencinin sinir krizlerinin erişebileceği noktaları görüyoruz.


İtiraflar kısmında filmin düşen temposu, filmin finali yaklaştıkça, bu tarz filmleri sevenlerin ağızlarını sulandırırcasına yükseliyor. Yuko’nun en baştan kurduğu intikam planının nasıl başarıyla gerçekleştiğini sahne sahne izlemeye başlıyoruz.

Filmdeki tüm oyunculuklar çok başarılı. Özellikle A ve B diye isimlendirilen öğrencilerin Yuko ya kızını nasıl öldürdüklerini anlattıkları sahnelerde müthiş iş çıkarmışlar.


Kokuhaku, ergenlik dönemindeki çocukların psikolojisini başarılı  bir şekilde anlatan iyi bir psikolojik gerilim filmi olmuş. İçinde Radiohead in de olduğu oldukça başarılı müzik seçimleri de var. En başta da dediğim gibi uzakdoğu yapımı intikam temalı filmleri sevenlerin mutlaka göz atması gereken bir film Kokuhaku.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Almanya'ya Hoşgeldiniz


Türkiye’den Almanya’ya işçi gücü resmi olarak 1961 yılında başlamış ve bu yıl bu göçün 50. yıldönümü. Almanya’ya Hoşgeldiniz filminin yönetmeni Yasemin Şamdereli’nin ailesi de  Almanya’ya ilk göç eden ailelerden. Kendisi 1973 doğumluymuş. Münih Televizyon ve Film okulundan mezun olduktan sonra kısa filmler çekmiş yönetmen yardımcılığı yapmış. Almanya’ya Hoşgeldiniz (Willkommen in Deutschland) kendisinin ilk yönetmenlik denemesi.


6 yaşındaki Almanya da 3. kuşak olarak doğan Cenk bir gün ailesine ben kimim, türk müyüm yoksa Alman mı diye soruyor. Kendisinin bu ikilemde kalmasının nedeni, okulda ne türkler ne de almanlar kendisini takıma almak istemiyor. Cenk bir türk ailenin çocuğu ama türkçe konuşmayı bilmiyor. Cenk i teselli etme görevi 22 yaşındaki kuzeni Canan a düşüyor. Canan dedeleri Hüseyin Yılmaz ın Almanya ya göç hikayesini anlatmaya başlıyor. Film bazen günümüze dönüyor, bazen de Canan’ın dedelerinin hikayesini anlatmaya devam etmesiyle geçmişi izliyoruz.


Hüseyin Yılmaz isimli vatandaşımızın 1964 yılında, eşini ve 3 çocuğunu memleketinde bırakarak çalışmak için bir milyonuncu işçi olarak Almanya ya geliyor. Dilini dinini kültürünü hiç bilmediği bu ülkede sudan çıkmış balık misali şaşkınlığını, adapte olamayışını, ailesine para gönderebilmek için bir taraftan da vargücüyle çalışmasını biraz tirajikomik biçimde izliyoruz, hem gülümsüyoruz hemde ister istemez hüzünleniyoruz. Bir kaç sene çalıştıktan sonra yaz tatilinde vatanına dönen Hüseyin, geride bıraktığı 3 çocuğundan sadece en büyük olanın kendisini tanıması ile ilk şoku yaşıyor. Çocukların başlarında baba olmamasından kaynaklanan başıbozukluklarını görünce tatilin sonunda tüm ailesini Almanya’ya götürmeye karar veriyor. 


Böylece Yılmaz ailesinin Almanya ya göç sonrası yaşadıkları adaptasyon sürecini izlemeye başlıyoruz. Anne ve baba her ne kadar sıkıntılar yaşasa da 3 çocuk hızlı bir şekilde yeni yaşantılarına adapte oluyorlar. Hatta bir süre sonra kendi aralarında almanca konuşmaya başlayıp noel kutlaması yapmak bile istemeye başlayınca Hüseyin, çocukların geldiği yeri unutmaması için Türkiye de tatil yapmaya karar veriyor. Türkiye ye geldiklerinde ise buradaki yaşantıyı çoktan unuttuklarını anlıyorlar. Bu arada Yılmaz ailesinin Almanya da da bir çocukları oluyor.


O zamandan bu zamana artık Almanya Yılmaz ailesinin yeni vatanı olmuştur. Tekrar günümüze döndüğümüzde Hüseyin Yılmaz tüm ailesini bir araya topluyor. Çocuklar, gelinler ve torunlar bir aradayken onlara bir konuşma yapıyor. Onlara Türkiye de yaşadığı köyde bir ev aldığını, hep birlikte tatilde Türkiye ye gideceklerini söylüyor. Bazı bireyler buna itiraz etse de bu itirazlar pek fayda etmiyor ve hep birlikte Türkiyenin yolunu tutuyorlar.  Yol boyunca hatıralar, eski kavgalar hatta barışlar yaşanıyor ama yolculuğun sonunda büyük sürprizler bizleri bekliyor.


Filmi izlerken çocukluk günlerim aklıma geldi. Benim ailemde Almanya ya göç eden kimse yoktu ama yaşadığımız çevredeki arkadaşlarımın Almanyadan akrabaları geldiğinde bazen onlara imrenerek bakardım. Özellikle de Almanyadan gelen uzaktan kumandalı oyuncaklara ve alman çikolatalarına. Ve arabayla çıkılan yolu 3-4 günde geldiklerini duyduğumda Almanyanın ne kadar da uzakta olduğunu düşünürdüm.


Filmin senaryosunu Yönetmen Yasemin Şamdereli, kızkardeşi Nesrin Şamdereli ile birlikte yazmış. Ve kendi anılarından da bol bol yararlanmışlar. Almanya da alman, Türkiye de de türk olamayıp arada kalanların hikayesini çok güzel anlatmışlar. Anlatı da ara ara absürd bir yol seçmişler ve bu yol filmin beğenilmesinde de bir etken olmuş. Filmdeki oyunculuklarda oldukça başarılı. Hüseyin ve eşinin hem şimdiki hallerini hemde gençliklerini oynayan oyuncular gerçekten iyi bir iş çıkarmışlar. Vedat Erincin Hüseyin Yılmaz ın şimdiki halini canlandırmış, Fahri Öğün Yardım ise genlik halini. Demet Gül, Hüseyinin eşi  Fatmanın gençlik halini oynamış, Lilay Huser ise şimdiki halini. Filmdeki çocuk oyuncularda hayli başarılı.
Bir şekilde Almanya ile bağlantısı olan herkesin mutlaka kendinden bir şeyler bulacağı, izlerken hem hüzünlenip hemde bol bol gülümseyeceği sıcak bir film olmuş Almanya’ya Hoşgeldiniz. 

13 Ekim 2011 Perşembe

Le Gamin Au Velo (Bisikletli Çocuk)


Belçikalı Dardenne Kardeşlerin son filmi Le gamin au velo(Bisikletli Çocuk) Cannes Film festivalinde Grand Prix ödülünü  Nuri Bilge Ceylan’ın Bir zamanlar Anadolu’da filmi ile birlikte paylaşınca, zaten takipte olduğum bu yönetmen kardeşlerin filmini izleme listeme almıştım. Filmekimi 2011 de bu fırsatı verdi.


11 yaşındaki Cyril (Thomas Doret) babası tarafından 1 aylığına bir yetimhaneye bırakılmıştır. Bu süre sonunda babası gelmeyince Cyril, babasının evinde bıraktığı bisikleti alma bahanesiyle sürekli olarak bırakıldığı yetimhaneden kaçarak babasını aramaya başlar. Yaşadıkları eve gider babasının oradan taşınmış olduğunu gördüğünde buna inanmak istemez. Babasına aşırı düşkün bir çocuktur Cyril. Babasını bulma çabalarından asla vazgeçmez. Bu arada hafta sonları yanında kaldığı, kendisine koruyucu annelik yapan kuaför Samantha, Cyril in çok sevdiği bisikletini mahallede bir çocukta buluyor ve onu satın alarak Cyril e getiriyor. Cyril babasının kendi bisikletini sattığına asla inanmıyor, cocuk çalmıştır onu diyerek kendisini avutuyor babasına toz kondurmamak adına. 


Cyril, Samantha’nın da yardımlarıyla en sonunda babasını çalıştığı restaurantta buluyor fakat babası Cyril in yüzüne söyleyemese de Samantha ya kendisine yeni bir hayat çizmek istediğini, bu sebeple Cyril i bir daha görmek istemediğini söylüyor. Samantha baba ile Cyril i yüzleştirerek bu konuyu aralarında halletmelerini istiyor. 11 yaşındaki Cyril çok sevdiği babasından bu tepkiyi görünce yıkılıyor.


Bundan sonra Cyril in mahallede yaşayan bir torbacı ile yakınlaşmasını, torbacının Cyril i planladığı yasadışı işlerde kullanmaya çalışmasını izliyoruz.


Bisikletli Çocuk, dünyaya bir çocugun gözünden bakan bir film, çok sevdiği babası tarafından istenilmemeyi kabullenemeyen bir çocuğun hayata bakışını izliyoruz. Cyril öyle bir çocuk ki tüm bu istenilmemeyi mutlaka kendince bir sebebe bağlıyor çok sevdiği babası hakkında kötü düşünmemek için. Hatta babasına yük olmamak için akla gelmeyecek şeyler yapıyor ki babası kendisini kabul etsin. Ve ergenlik aşamasındaki bir çocuğun yetişmesinde arkadaşlarının, ailesinin, çevresinin ne kadar önemli bir etken olduğunu görüyoruz. Cyril i neredeyse filmin tamamında çok sevdiği bisikletinin üzerinde görüyoruz. Bu bisiklet babasıyla arasında kalan tek bağ olduğu için belki de bisikletine böylesine bağlı. 11 yaşındaki oyuncu Thomas Doret gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış. 87 dakikalık film boyunca neredeyse gözümüzü kırpmadan Cyril in peşinden bizde gidiyoruz babasını bulmaya. Çok ağır bir temposu olmayan sıkılmadan izlenecek, güzel bir hikayesi var filmin, ama Cannes Film Festivalinde Grand Prix ödülünü Bir Zamanlar Anadolu’da ile paylaşmasını biraz abartı buldum. Nuri Bilge'nin filmi senaryo, oyunculuk, çekim teknikleri açısından çok daha ileride bir film çünkü. 

7 Ekim 2011 Cuma

Hesher


Film Spencer Susser in ilk uzun metrajlı filmi. Başrollerde ise 2010 yılında İnception filminden hatırlayacağımız Joseph Gordon-Levitt ile Black Swan performansı ile Oscar kazanan Natalie Portman var.


Filmde 13. yaşındaki T.J. (Devin Brochu) in annesini kaybettikten sonraki yaşadığı zorlu günleri izliyoruz. Babası (Rainn Wilson ) kazadan sonra kendi içine kapanmış, 2 aydır evden çıkmamış, saç sakal birbirine girmiş bir haldedir ve oğlu T.J. e yardım edebilecek durumda değildir. Oldukça yaşlı olan büyükanne evde yemek vb işleri elinden geldiğince yapmaya çalışmaktadır ama o da yaşlılığın getirdiği hastalıklarla uğraşmaktan adeta kendi derdine düşmüştür. T.J. annesini kaybettikleri kazadan sonra hurda haline dönen arabayı babasının hurdacıya satmasını bir türlü kabullenememektedir. Hurdacıdan arabayı geri almanın yollarını arar. Tek isteği o arabanın koltuklarında tekrar oturmaktır çünkü o arabada kazayı yaşadığı gün çocukluktan çıktığını bilir, o günlere geri dönmenin özlemi içindedir. Tüm bu uğraşları içinde hayatına sıradışı bir yaşamı olan, uzun saçları, vücudundaki dövmeleriyle tam bir metalci olan Hesher(Joseph Gordon-Levitt) ile bir markette kasiyer olarak çalışan ve tam bir kaybeden karakter olan Nicole (Natalie Portman) girer. Hesher karakteri için iyilik yapmak diye bir kavram yoktur. Anlık yaşar o anda nasıl isterse o şekilde tepki verir. Konuşmaları yaptıkları tamamen sıradışıdır. İyilik olarak yapmak istediği şey aslında kötülük içeriyor olabilir. Aklına gelen şeyleri kelimeleri seçmeden aklından geçtiğince söyler. Tamamen vurdumduymaz bir karakterdir.


Aslında filmin basit bir senaryosu var. Ama tam bir depresyon filmi. Baba ve T.J. in ayrı ayrı yaşadığı depresyonlar. Yani film senaryo olarak sonu kolayca tahmin edilebilen bir yapıda. Fakat oyunculuklara gelirsek her bir oyuncu kendi rolünü oldukça başarılı bir şekilde oynamış. İzleyenlere verilmek istenen duyguyu her biri kendi karakteri ile izleyenlere  hissettirmeyi başarıyor. Film içinde Metallica’nın ilk dönemlerinden 4 adet parçayı dinlemek ayrı bir keyif veriyor tabi. Joseph Gordon-Levitt ile Natalie Portman ın canlandırdıkları aykırı karakterler için izlenebilir film ama izledikten sonra vay be ne filmdi ama demeyi beklemeyin.

27 Eylül 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da


Daha önce Cannes Film Festivalinde kazandığı ödülü alırken yaptığı konuşmada “Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yanlız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” demişti yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Bir Zamanlar Anadolu’da yı izleyince gördük ki, yanlız ve güzel ülkesini çok iyi tanıyor, Anadoludaki yaşamı, oradaki sıkışmışlık hissini, kendine özgü dertlerini, muhabbetlerini öylesine içten ve yalın anlatmış ki, filmi izlerken sanki bende o araçlardan birinin içinde karakterlerle beraberim gibi hissettim. Onlarla birlikte aynı sıkıntıları aynı sıkışmışlık hissini yaşadım.


Anadolu da bir kasaba da bir tamirhanenin camından içeriyi gözleyerek başlıyor film. Sonradan  ikisini katil birini maktül olarak tanıyacağımız 3 arkadaşın içki masasındaki muhabbetine şahit oluyoruz buğulu bir camın ardından.


Bir sonraki sahnede gece yarısı bozkırın ortasında ilerleyen bir arabadaki “manda yoğurdu” muhabbetine tanıklık ediyoruz. Arabanın önünde oturan Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan), arabanın şoförü Arap Ali (Ahmet Mümtaz Taylan), arka tarafta oturan Doktor Cemal (Muhammet Uzuner), ve doktor ile diğer polis memuru arasında oturan zanlı Kenan (Fırat Tanış) karakterlerini tanımış oluyoruz. Komiser Naci ile Arap Ali arasında geçen kaliteli manda yoğurdu nasıl olur muhabbetinde zanlı Kenanın sanki hiç o ortamda değilmiş gibi sessiz ve karanlık bir şekilde oturduğunu izliyoruz, zaten arabadaki diğerleri de sanki Kenanın ve gece yarısı çıktıkları yolculuğun sebebinin farkında değiller gibi davranıyorlar bu sahnede.


Çıktıkları yolculukta 3 araç var. Arkalarındaki araçta kasabanın savcısı ve onların arkasında da kendilerine eşlik eden jandarma aracı var. Ve gecenin ortasında verilen ilk molada öğreniyoruz ki çıkılan bu yolculuk zanlı Kenanın işlediğini itiraf ettiği cinayet sonrası maktülün cesedini arama çalışmasıymış. Bir çeşme başında düz ve sürülmüş bir tarlanın kenarında top şeklinde ağacın olduğu yere gömdüm dediği cesedi arama çalışmalarını izlemeye başlıyoruz. İlk başlarda hemen gidecez cesedi teşhis edip tutanakları hazırlayıp dönecez havasında başlayan bu yolculuk, her gittikleri durakta zanlı Kenan ın galiba burası da değildi demesi ile git gide gerilimli bir hal almaya başlar. Saatler gece yarısını çoktan geçmiştir, bir taraftan savcı Nusret (Taner Birsel) Komiser Naciyi sıkıştırıyordur ve karakterlerin yaşadıkları gerilimi filmi izlerken direk olarak hissediyorsunuz. Zaten büyük bir ciddiyetle başlanılan soruşturma da gitgide ciddiyetten uzak bir hal almaya başlamıştır. Bir süre sonra bu arayıştan sıkılan karakterler kendi kişisel dertlerini düşünmeye başlamışlardır. Ceset aranan tarladan elma yada kavun toplamak gibi eylemlere girişmeye başlamışlardır.  Bu sefer tamam dedikleri durakta da aradıklarını bulamayınca yakınlardaki bir köyde muhtarın evinde mola vermeye karar verilir. Filmin senaristlerinden biri olan Ercan Kesal muhtar rolü ile olağanüstü bir performans sergilemiş. Sadece bu muhtar performansı için bile film izlenebilir. Filmin ilk 1.5 saati bu şekilde geçiyor. Bu ana kadar film tam bir erkek filmi. İlk kadın karakteri muhtarın evinde görüyoruz. Misafirlere çay servisi yapan muhtarın kızı güzelliğiyle tüm karakterleri derinden etkiliyor ve başta zanlı Kenan olmak üzere muhtarın kızını gören tüm karakterler kendi içlerinde bir hayat muhasebesine girişiyorlar. Komiser Nacinin eşi ile olan problemleri ve çocuğunun hastalığı, Savcı Nusretin geçmişinde bir sır olarak duran bir ölüm, Doktor Cemal in boşanma sonrası yaşadığı dönem..


Son bir saatte cesedin otopsi sahnesini izliyoruz. Burada da ağırlıklı olarak doktor ve onun iç dünyası ön planda. Otopsi sırasında asistanın konuşmaları, ortaya çıkan büyük sır, bunun rapora nasıl işlendiği, bürokrasi, bıkkınlık, boşvermişlik, filmi izlerken üstüne konuşulması gereken konular olmuş.


Filmin son sahnesinde de doktor bu kez açılış sahnesinin aksine pencereden dışarı bakıyor. Bir grup çocugun top oynamasını seyrediyor. Ölen adamın oğlunun topa vurduğu sahnede herşeye rağmen hayat devam ediyor diyesi geliyor insanın.


Filmde akılda kalan bir çok sahne var, muhtarın evinde geçirdikleri anlar, Arap Ali’nin gittikleri tarlarlarda topladığı elma ve kavunlar, doktor ve savcının verilen molalardaki muhabbetleri, filmin son bir saatindeki otopsi sahneleri ve otopside doktora yardımcı olan asistanın yaptığı muhabbetler, aslında düşününce 157 dakikalık bir filmde hiç boş sahne yok. Tüm oyunculuklar mükemmel, filmin ilk 1.5 saati gece geçmesine rağmen görüntü yönetmeni mükemmel bir iş çıkarmış, bozkırın o tekinsiz havasını filmi izlerken gerçekten hissediyorsunuz. Bol diyaloglu bir film Bir Zamanlar Anadolu’da. Bazı anlarda kahkaha attıran espirilerde mevcut. Hani Nuri Bilge Ceylan filmlerine önyargı ile bakanlarda korkmadan izleyebilir. Arada kaçırdığım diyalogları yakalamak, filmin üzerine daha derinlemesine düşünebilmek için tekrar izleyeceğim.


Filmin senaryosunu Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan birlikte yazmışlar. Gökhan Tiryaki büyük çoğunluğu gece geçen filmde harika bir görüntü yönetmenliği sergilemiş. Her karesi kartpostal gibi olan, karakterlerinin sıkıntılarını kasıtlı olarak izleyene hissettiren bir yönetim göstermiş Nuri Bilge Ceylan. Aldığı ödülü sonuna kadar haketmiş, umarım gişede de iyi iş yapar ve daha pek çok güzel film için bir motivasyon olur bu güzel ekibe.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Köprüdekiler


Köprüdekiler hayatları Boğaz Köprüsünde kesişen 3 karakterin öyküsünü belgesel film formatında anlatıyor. Film boyunca bu 3 karakterin hayallerini, sıkıntılarını, gelecek planlarını izliyoruz.


Filmde 3 ana karakter var. Köprü üzerinde trafikte bekleyen araçlara çiçek satmaya çalışan Fikret, Taksim-Bostancı hattında dolmuş şoförlüğü yapan Umut ve köprü yolunda trafik polisi olarak görev yapan Murat. Bu üç karakterde hayatlarında bir arayış içindedir.


Dolmuşçuluk yapan Umut’un eşi hayatından hiç memnun değildir. Umut un masa başında bir işte çalışmasını isteyen, oturdukları evi beğenmeyen, daha iyi bir eve taşınmak için Umut a sürekli baskı yapan, yaşadığı hayattan memnun olmayan bir karakterdir Umut un eşi. Umut ise tahsili olmadığı için yapabileceği işlerin sınırlı olduğunu bildiği için kaderine razı bir şekilde eşinin tüm baskılarına rağmen  hayatını sürdürmeye devam eder.


Fikret te hayatını sürekli gül satarak sürdüremeyeceğinin farkında olduğu için boş zamanlarında Eminönü ve civarındaki işyerlerinde kendine bir iş arar ama hiç okula gitmemiş ve okuma yazmayı bile at yarışı bültenlerine bakarak öğrenmiş olduğundan günün sonunda kendini yine köprü üzerinde çiçek satarken bulur. Hem zaten çiçek satmak kolaydır, sabah erken kalkmasına da gerek yoktur, kendisi gibi varoşlarda yaşayan arkadaşlarına bu şekilde söyleyerek bir nevi kaderine razı bir şekilde yaşamaya devam eder.


Polis Murat memleketi Kayseriden trafik polisi olarak İstanbul a gelmiş. Yine kendisi gibi bir polis arkadaşıyla bekar evinde yaşıyor. Boş zamanlarında internette chat yaparken tanıştığı kızlarla buluşur bu buluşmalardaki sohbette genelde polis ne kadar maaş alır, doğuya tayin olacak mısın gibi sorular olur ve sohbetin sonu da genelde aradığını bulamayan kızın bir bahaneyle ortamdan ayrılmasıyla sonuçlanır.

Bu üç karakterin hayatları birbirlerinden habersiz bir biçimde Boğaz Köprüsünde kesişir. Biz filmi izlerken belgesel mi kurmaca mı olduğunu bir süre sonra unutuyoruz. Filmdeki 3  karakterin yaptığı bazı milliyetçi söylemler dışında fazla bir mesaj yok, film boyunca bu karakterlerin gerçek yaşam öyküsünü tüm yönleriyle izliyoruz. Filmdeki  karakterler kendisini oynuyor. Yönetmen Aslı Özge dolmuş şoförü olan Umut ile Bostancı-Taksim dolmuşunda tanışmış. Yine çiçekçilik yapan Fikret i Fındıklı yolunda trafikte bekleyen araçlara çiçek satmaya çalışırken görmüş. Filmde kendisini oynamayan tek karakter olan Murat a emniyet Müdürlüğü filmde oynamasına izin vermediği için Muratın polis akademisine başvurup sınavı kazanamayan kardeşi oynamış abisinin rolünü.
İstanbulun varoşlarında yaşayan alt kesimin hayatlarını değiştirmeye çalışıp bunu başaramayış hikayesi olmuş Köprüdekiler. Özellikle İstanbulda yaşayanların izlemesi gereken bir hikaye ama..

22 Eylül 2011 Perşembe

The Whistleblower


Film, Bosna da senelerce yaşanan insanlık dramına sadece seyirci kalan BM nin savaş sonrası büyük acılar yaşanan balkan coğrafyasına meşhur demokrasi ve barış getirme çalışmaları sırasında yaşanan “kadın ticareti” konusunu anlatıyor ve şu soruyu soruyor, Senelerce süren savaş sırasında Bosnada yaşayan erkeklerin yarısı öldüğüne göre bu kadın ticareti aslında kimler için yapılıyor!


Kathryn Bolkovac (Rachel Weisz) ABD Nebraska da yaşayan bir polis memurudur. Mesleğinde başarılıdır ama özel hayatında bazı sorunları vardır. Eşinden ayrılmıştır ve eşi kızı ile birlikte başka bir eyalete taşınacaktır. Kathryn de eşinin taşındığı eyalete yakın bir yere tayinini isteyip kızından ayrı kalmama planları yaparken önüne yüklü bir miktar para kazanacağı bir iş fırsatı çıkar. 6 aylığına Bosnadaki savaş sonrasında balkan coğrafyasına barış getireceğini söyleyen BM ye bağlı Democra isimli bir yüklenici şirkette 6 aylığına çalışmak için anlaşır. Yaşadığı kişisel problemleri çözmek için geldiği Bosna da özellikle kadınların yaşadığı dramları görünce bu insanlar için bir şeyler yapmaya karar verir. Yaptığı çalışmalar kısa sürede dikkat çeker ve BM nin kurduğu sosyal hizmetler kurumunun başına geçer. Burada yaptığı araştırmalarda çeşitli ülkelerden kandırılarak getirilen genç kızların pasaportlarına el konularak burada birer seks kölesi olarak çalıştırıldığını fark eder. Bu konuyu başta basit yerel bir olay gibi görür fakat üzerine gittiğinde işin içinde BM çalışanları, Barış gücü askerleri, sosyal hizmetler kurumu çalışanları ve yerel polisinde bulunduğu büyük bir çetenin olduğunu fark eder. Bu çete öyle bir yapılanmıştır ki hepsinin diplomatik dokunulmazlığı olduğundan haklarında soruşturma bile açılamıyordur. Kathryn Bolkovac ın bu kadın kaçakçılığı çetesi ile tek başına mücadele etmesi imkansızdır. Ama Kathryn yine de bu olayı tüm dünyanın duyması için şansını denemeye karar vermiştir.


Kathryn Bolkovac ın bu gerçek hayat hikayesini Larysa Kondracki yönetmiş ve senaryosunu da yine Larysa Kondracki, Eilis Kirwan ile birlikte yazmış. Senaryo yazım sürecinde halen Amsterdam da yaşayan Kathryn Bolkovac ile de görüşüp konunun tüm detaylarını kendisinden dinliyorlar. The Whistleblower Larysa Kondracki nin ilk filmi. Gerçek bir hikayeyi tüm dünyaya duyurmayı amaçlayan bu film bir ilk filmden çok daha fazlasını veriyor izleyene. Biz buraya masum insanları korumaya gelmiş arabulucularız diyen BM temsilcileri ve onlara bağlı yüklenici şirketlerin bu coğrafyada yediği haltları, işledikleri insanlık suçlarını büyük bir cesaretle perdeye taşımış. Sözde barış için orada bulunan bu kurumların insanlık suçu işlenip insanların seks kölesi yapılmasına karşı “onlar normal savaş fahişesi” tanımlaması yapmalarına ister istemez çok sinirleniyoruz.
Yönetmen Larysa Kondracki nin bu konuda bir de “The Whistleblower: Sex Trafficking, Military Contractors, and One Woman's Fight for Justice” adında bir kitabı var.


Geçen sene 1 hafta süren bir Balkanlar gezisine çıkmıştım. Sona eren savaşın izleri hala duruyordu. Maddi imkansızlıklar yüzünden tadilat edilememiş evlerdeki şarapnel parçaları, kurşun izleri hala duruyor. Yukarıdaki fotoğrafı Mostar Köprüsü'nü gezerken çekmiştim. Halk savaşın acılarını unutmamak savaşın izinin olduğu noktalara "Don't Forget 93" yazmıştı. Ülkenin her tarafında savaşta katledilen insanların toplu mezarları var. Savaşın bitmiş olmasına rağmen savaşın hüznü o coğrafya üzerinden hiç kalkmamış. Tüm bu acıların üstüne bir de milyar dolar yatırım yapılan sözde barış elçilerinin karıştığı bu suçları görünce acaba bu elçiler hiç var olmasaydı dünya daha iyi bir yer olmaz mıydı diye insanı düşüncelere itiyor. Çünkü filmin sonunda görüyoruz ki yukarıda tüm bu suçları işleyen Democra isimli şirketin ABD nin ırak a getirdiği ileri demokrasi çalışmalarında da yine yüklenici olarak milyar dolarlık anlaşmalar yapmış.