21 Ekim 2011 Cuma

Kokuhaku


Uzakdoğu intikam filmlerini her zaman çok sevmişimdir. Çoğu zamanda düşünürüm bu senaryoları yazanların nasıl bir hayal dünyası var acaba diye. Her sene en az 1 intikam filmi de geliyor uzakdoğudan. Geçen sene “I saw the Devil” bu kategorideydi benim için, bu seneki filmimde “Kokuhaku” oldu. Gerçi film 2010 yapımı ama daha yeni izlediğim için bu senenin hesabına yazdım kendi adıma. Film Kanae Minato nun romanından uyarlanmış. Tetsuya Nakashima senaryosunu yazıp aynı zamanda da filmin yönetmenliğine imza atmış. Bir Japon lisesinde geçen ergen filmi gibi başlayan hikaye, ilk 10 dakikanın sonunda müthiş bir intikam hikayesine dönüyor.


Film Yuko Moriguchi isimli öğretmenin dersiyle başlıyor. 30 civarında öğrenci, şımarık tavırlar, bağırışmalar, gürültü içinde Yuko öğretmen bir şeyler anlatmaya çalışıyor öğrencilerine. İyi bir müzik eşliğinde ağır çekimde sanki bir videoklip izlermiş gibi seyrediyoruz bu sahneleri. Öğretmenin sakince anlattıkları yavaş yavaş sınıfın ilgisini çekmeye başlıyor. İlk başlardaki o umursamaz tavırdaki öğrenciler, bakalım bu anlatılanlar nereye varacak dercesine öğretmenlerini dinlemeye başlıyorlar. Yuko, önce bu dersin son dersi oldugunu öğretmenliği bıraktığını söyler, kısa bir süre önce 3 yaşındaki kızı Manami’yi kaybetmiştir. Aslında kızının ölmediğini öldürüldüğünü ve kızının katillerinin içinde bulunduğu sınıfta oldugunu ve onların kim olduğunu bildiğini söylediğinde sınıf sessizliğe bürünür. Yuko tüm bu anlattıklarını öylesine sakin ve dingin bir şekilde anlatır ki bu durum izleyenlere bir huzursuzluk veriyor. Bu noktadan itibaren ergen liseli film havası biter ve Yukonun intikamını izlemeye başlarız. Sınıftaki sessizlik ortamı şimdi korku ve paniğe dönmüştür. Yuko bu 2 öğrenciyi A ve B olarak isimlendirerek olayın nasıl gerçekleştiğini anlatmaya devam eder.  Japon kanunlarına göre 14 yaşın altındaki biri cinayet dahi işlese suçlu olarak kabul edilmediğinden dolayı Yuko bu 2 öğrenciyi polislere şikayet etmek yerine kendi planını uygulamaya koyar. 2 öğrencinin hayatı artık eskisi gibi olmayacaktır.


Bu sahneden sonra okulda geçen filmin giriş bölümü sona erer. Bundan sonra bu olaya karışan öğrencilerin, onların ailelerinin, arkadaşlarının itiraflarını, yine güzel müzikler ve ara ara ağır çekim sahneler eşliğinde izleriz. Bu seçim bazen filmin temposunun düşmesine sebep olsa da dikkatinizi kaybetmeden izlemeye devam ediyorsunuz. Her çocuğun itirafında, onların iç dünyalarına giriyoruz. Neden şiddete, cinayete yöneldiklerini her itirafta sanki puzzle ın parçaları gibi tek tek birleştirmeye başlıyoruz. İtirafları izlediğimiz bu 2. bölümde Yuko’nun yerine gelen her şeye pozitif bakmaya çalışan acemi bir öğretmenle tanışıyoruz. İkisi de gözünü kırpmadan cinayet işleyebilen 2 psikopat öğrencinin aşkını izliyoruz, HIV virüsü kaptığı korkusuyla hayatı kendisine ve annesine zindan eden bir öğrencinin sinir krizlerinin erişebileceği noktaları görüyoruz.


İtiraflar kısmında filmin düşen temposu, filmin finali yaklaştıkça, bu tarz filmleri sevenlerin ağızlarını sulandırırcasına yükseliyor. Yuko’nun en baştan kurduğu intikam planının nasıl başarıyla gerçekleştiğini sahne sahne izlemeye başlıyoruz.

Filmdeki tüm oyunculuklar çok başarılı. Özellikle A ve B diye isimlendirilen öğrencilerin Yuko ya kızını nasıl öldürdüklerini anlattıkları sahnelerde müthiş iş çıkarmışlar.


Kokuhaku, ergenlik dönemindeki çocukların psikolojisini başarılı  bir şekilde anlatan iyi bir psikolojik gerilim filmi olmuş. İçinde Radiohead in de olduğu oldukça başarılı müzik seçimleri de var. En başta da dediğim gibi uzakdoğu yapımı intikam temalı filmleri sevenlerin mutlaka göz atması gereken bir film Kokuhaku.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Almanya'ya Hoşgeldiniz


Türkiye’den Almanya’ya işçi gücü resmi olarak 1961 yılında başlamış ve bu yıl bu göçün 50. yıldönümü. Almanya’ya Hoşgeldiniz filminin yönetmeni Yasemin Şamdereli’nin ailesi de  Almanya’ya ilk göç eden ailelerden. Kendisi 1973 doğumluymuş. Münih Televizyon ve Film okulundan mezun olduktan sonra kısa filmler çekmiş yönetmen yardımcılığı yapmış. Almanya’ya Hoşgeldiniz (Willkommen in Deutschland) kendisinin ilk yönetmenlik denemesi.


6 yaşındaki Almanya da 3. kuşak olarak doğan Cenk bir gün ailesine ben kimim, türk müyüm yoksa Alman mı diye soruyor. Kendisinin bu ikilemde kalmasının nedeni, okulda ne türkler ne de almanlar kendisini takıma almak istemiyor. Cenk bir türk ailenin çocuğu ama türkçe konuşmayı bilmiyor. Cenk i teselli etme görevi 22 yaşındaki kuzeni Canan a düşüyor. Canan dedeleri Hüseyin Yılmaz ın Almanya ya göç hikayesini anlatmaya başlıyor. Film bazen günümüze dönüyor, bazen de Canan’ın dedelerinin hikayesini anlatmaya devam etmesiyle geçmişi izliyoruz.


Hüseyin Yılmaz isimli vatandaşımızın 1964 yılında, eşini ve 3 çocuğunu memleketinde bırakarak çalışmak için bir milyonuncu işçi olarak Almanya ya geliyor. Dilini dinini kültürünü hiç bilmediği bu ülkede sudan çıkmış balık misali şaşkınlığını, adapte olamayışını, ailesine para gönderebilmek için bir taraftan da vargücüyle çalışmasını biraz tirajikomik biçimde izliyoruz, hem gülümsüyoruz hemde ister istemez hüzünleniyoruz. Bir kaç sene çalıştıktan sonra yaz tatilinde vatanına dönen Hüseyin, geride bıraktığı 3 çocuğundan sadece en büyük olanın kendisini tanıması ile ilk şoku yaşıyor. Çocukların başlarında baba olmamasından kaynaklanan başıbozukluklarını görünce tatilin sonunda tüm ailesini Almanya’ya götürmeye karar veriyor. 


Böylece Yılmaz ailesinin Almanya ya göç sonrası yaşadıkları adaptasyon sürecini izlemeye başlıyoruz. Anne ve baba her ne kadar sıkıntılar yaşasa da 3 çocuk hızlı bir şekilde yeni yaşantılarına adapte oluyorlar. Hatta bir süre sonra kendi aralarında almanca konuşmaya başlayıp noel kutlaması yapmak bile istemeye başlayınca Hüseyin, çocukların geldiği yeri unutmaması için Türkiye de tatil yapmaya karar veriyor. Türkiye ye geldiklerinde ise buradaki yaşantıyı çoktan unuttuklarını anlıyorlar. Bu arada Yılmaz ailesinin Almanya da da bir çocukları oluyor.


O zamandan bu zamana artık Almanya Yılmaz ailesinin yeni vatanı olmuştur. Tekrar günümüze döndüğümüzde Hüseyin Yılmaz tüm ailesini bir araya topluyor. Çocuklar, gelinler ve torunlar bir aradayken onlara bir konuşma yapıyor. Onlara Türkiye de yaşadığı köyde bir ev aldığını, hep birlikte tatilde Türkiye ye gideceklerini söylüyor. Bazı bireyler buna itiraz etse de bu itirazlar pek fayda etmiyor ve hep birlikte Türkiyenin yolunu tutuyorlar.  Yol boyunca hatıralar, eski kavgalar hatta barışlar yaşanıyor ama yolculuğun sonunda büyük sürprizler bizleri bekliyor.


Filmi izlerken çocukluk günlerim aklıma geldi. Benim ailemde Almanya ya göç eden kimse yoktu ama yaşadığımız çevredeki arkadaşlarımın Almanyadan akrabaları geldiğinde bazen onlara imrenerek bakardım. Özellikle de Almanyadan gelen uzaktan kumandalı oyuncaklara ve alman çikolatalarına. Ve arabayla çıkılan yolu 3-4 günde geldiklerini duyduğumda Almanyanın ne kadar da uzakta olduğunu düşünürdüm.


Filmin senaryosunu Yönetmen Yasemin Şamdereli, kızkardeşi Nesrin Şamdereli ile birlikte yazmış. Ve kendi anılarından da bol bol yararlanmışlar. Almanya da alman, Türkiye de de türk olamayıp arada kalanların hikayesini çok güzel anlatmışlar. Anlatı da ara ara absürd bir yol seçmişler ve bu yol filmin beğenilmesinde de bir etken olmuş. Filmdeki oyunculuklarda oldukça başarılı. Hüseyin ve eşinin hem şimdiki hallerini hemde gençliklerini oynayan oyuncular gerçekten iyi bir iş çıkarmışlar. Vedat Erincin Hüseyin Yılmaz ın şimdiki halini canlandırmış, Fahri Öğün Yardım ise genlik halini. Demet Gül, Hüseyinin eşi  Fatmanın gençlik halini oynamış, Lilay Huser ise şimdiki halini. Filmdeki çocuk oyuncularda hayli başarılı.
Bir şekilde Almanya ile bağlantısı olan herkesin mutlaka kendinden bir şeyler bulacağı, izlerken hem hüzünlenip hemde bol bol gülümseyeceği sıcak bir film olmuş Almanya’ya Hoşgeldiniz. 

13 Ekim 2011 Perşembe

Le Gamin Au Velo (Bisikletli Çocuk)


Belçikalı Dardenne Kardeşlerin son filmi Le gamin au velo(Bisikletli Çocuk) Cannes Film festivalinde Grand Prix ödülünü  Nuri Bilge Ceylan’ın Bir zamanlar Anadolu’da filmi ile birlikte paylaşınca, zaten takipte olduğum bu yönetmen kardeşlerin filmini izleme listeme almıştım. Filmekimi 2011 de bu fırsatı verdi.


11 yaşındaki Cyril (Thomas Doret) babası tarafından 1 aylığına bir yetimhaneye bırakılmıştır. Bu süre sonunda babası gelmeyince Cyril, babasının evinde bıraktığı bisikleti alma bahanesiyle sürekli olarak bırakıldığı yetimhaneden kaçarak babasını aramaya başlar. Yaşadıkları eve gider babasının oradan taşınmış olduğunu gördüğünde buna inanmak istemez. Babasına aşırı düşkün bir çocuktur Cyril. Babasını bulma çabalarından asla vazgeçmez. Bu arada hafta sonları yanında kaldığı, kendisine koruyucu annelik yapan kuaför Samantha, Cyril in çok sevdiği bisikletini mahallede bir çocukta buluyor ve onu satın alarak Cyril e getiriyor. Cyril babasının kendi bisikletini sattığına asla inanmıyor, cocuk çalmıştır onu diyerek kendisini avutuyor babasına toz kondurmamak adına. 


Cyril, Samantha’nın da yardımlarıyla en sonunda babasını çalıştığı restaurantta buluyor fakat babası Cyril in yüzüne söyleyemese de Samantha ya kendisine yeni bir hayat çizmek istediğini, bu sebeple Cyril i bir daha görmek istemediğini söylüyor. Samantha baba ile Cyril i yüzleştirerek bu konuyu aralarında halletmelerini istiyor. 11 yaşındaki Cyril çok sevdiği babasından bu tepkiyi görünce yıkılıyor.


Bundan sonra Cyril in mahallede yaşayan bir torbacı ile yakınlaşmasını, torbacının Cyril i planladığı yasadışı işlerde kullanmaya çalışmasını izliyoruz.


Bisikletli Çocuk, dünyaya bir çocugun gözünden bakan bir film, çok sevdiği babası tarafından istenilmemeyi kabullenemeyen bir çocuğun hayata bakışını izliyoruz. Cyril öyle bir çocuk ki tüm bu istenilmemeyi mutlaka kendince bir sebebe bağlıyor çok sevdiği babası hakkında kötü düşünmemek için. Hatta babasına yük olmamak için akla gelmeyecek şeyler yapıyor ki babası kendisini kabul etsin. Ve ergenlik aşamasındaki bir çocuğun yetişmesinde arkadaşlarının, ailesinin, çevresinin ne kadar önemli bir etken olduğunu görüyoruz. Cyril i neredeyse filmin tamamında çok sevdiği bisikletinin üzerinde görüyoruz. Bu bisiklet babasıyla arasında kalan tek bağ olduğu için belki de bisikletine böylesine bağlı. 11 yaşındaki oyuncu Thomas Doret gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış. 87 dakikalık film boyunca neredeyse gözümüzü kırpmadan Cyril in peşinden bizde gidiyoruz babasını bulmaya. Çok ağır bir temposu olmayan sıkılmadan izlenecek, güzel bir hikayesi var filmin, ama Cannes Film Festivalinde Grand Prix ödülünü Bir Zamanlar Anadolu’da ile paylaşmasını biraz abartı buldum. Nuri Bilge'nin filmi senaryo, oyunculuk, çekim teknikleri açısından çok daha ileride bir film çünkü. 

7 Ekim 2011 Cuma

Hesher


Film Spencer Susser in ilk uzun metrajlı filmi. Başrollerde ise 2010 yılında İnception filminden hatırlayacağımız Joseph Gordon-Levitt ile Black Swan performansı ile Oscar kazanan Natalie Portman var.


Filmde 13. yaşındaki T.J. (Devin Brochu) in annesini kaybettikten sonraki yaşadığı zorlu günleri izliyoruz. Babası (Rainn Wilson ) kazadan sonra kendi içine kapanmış, 2 aydır evden çıkmamış, saç sakal birbirine girmiş bir haldedir ve oğlu T.J. e yardım edebilecek durumda değildir. Oldukça yaşlı olan büyükanne evde yemek vb işleri elinden geldiğince yapmaya çalışmaktadır ama o da yaşlılığın getirdiği hastalıklarla uğraşmaktan adeta kendi derdine düşmüştür. T.J. annesini kaybettikleri kazadan sonra hurda haline dönen arabayı babasının hurdacıya satmasını bir türlü kabullenememektedir. Hurdacıdan arabayı geri almanın yollarını arar. Tek isteği o arabanın koltuklarında tekrar oturmaktır çünkü o arabada kazayı yaşadığı gün çocukluktan çıktığını bilir, o günlere geri dönmenin özlemi içindedir. Tüm bu uğraşları içinde hayatına sıradışı bir yaşamı olan, uzun saçları, vücudundaki dövmeleriyle tam bir metalci olan Hesher(Joseph Gordon-Levitt) ile bir markette kasiyer olarak çalışan ve tam bir kaybeden karakter olan Nicole (Natalie Portman) girer. Hesher karakteri için iyilik yapmak diye bir kavram yoktur. Anlık yaşar o anda nasıl isterse o şekilde tepki verir. Konuşmaları yaptıkları tamamen sıradışıdır. İyilik olarak yapmak istediği şey aslında kötülük içeriyor olabilir. Aklına gelen şeyleri kelimeleri seçmeden aklından geçtiğince söyler. Tamamen vurdumduymaz bir karakterdir.


Aslında filmin basit bir senaryosu var. Ama tam bir depresyon filmi. Baba ve T.J. in ayrı ayrı yaşadığı depresyonlar. Yani film senaryo olarak sonu kolayca tahmin edilebilen bir yapıda. Fakat oyunculuklara gelirsek her bir oyuncu kendi rolünü oldukça başarılı bir şekilde oynamış. İzleyenlere verilmek istenen duyguyu her biri kendi karakteri ile izleyenlere  hissettirmeyi başarıyor. Film içinde Metallica’nın ilk dönemlerinden 4 adet parçayı dinlemek ayrı bir keyif veriyor tabi. Joseph Gordon-Levitt ile Natalie Portman ın canlandırdıkları aykırı karakterler için izlenebilir film ama izledikten sonra vay be ne filmdi ama demeyi beklemeyin.

27 Eylül 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da


Daha önce Cannes Film Festivalinde kazandığı ödülü alırken yaptığı konuşmada “Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yanlız ve güzel ülkeme armağan ediyorum” demişti yönetmen Nuri Bilge Ceylan. Bir Zamanlar Anadolu’da yı izleyince gördük ki, yanlız ve güzel ülkesini çok iyi tanıyor, Anadoludaki yaşamı, oradaki sıkışmışlık hissini, kendine özgü dertlerini, muhabbetlerini öylesine içten ve yalın anlatmış ki, filmi izlerken sanki bende o araçlardan birinin içinde karakterlerle beraberim gibi hissettim. Onlarla birlikte aynı sıkıntıları aynı sıkışmışlık hissini yaşadım.


Anadolu da bir kasaba da bir tamirhanenin camından içeriyi gözleyerek başlıyor film. Sonradan  ikisini katil birini maktül olarak tanıyacağımız 3 arkadaşın içki masasındaki muhabbetine şahit oluyoruz buğulu bir camın ardından.


Bir sonraki sahnede gece yarısı bozkırın ortasında ilerleyen bir arabadaki “manda yoğurdu” muhabbetine tanıklık ediyoruz. Arabanın önünde oturan Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan), arabanın şoförü Arap Ali (Ahmet Mümtaz Taylan), arka tarafta oturan Doktor Cemal (Muhammet Uzuner), ve doktor ile diğer polis memuru arasında oturan zanlı Kenan (Fırat Tanış) karakterlerini tanımış oluyoruz. Komiser Naci ile Arap Ali arasında geçen kaliteli manda yoğurdu nasıl olur muhabbetinde zanlı Kenanın sanki hiç o ortamda değilmiş gibi sessiz ve karanlık bir şekilde oturduğunu izliyoruz, zaten arabadaki diğerleri de sanki Kenanın ve gece yarısı çıktıkları yolculuğun sebebinin farkında değiller gibi davranıyorlar bu sahnede.


Çıktıkları yolculukta 3 araç var. Arkalarındaki araçta kasabanın savcısı ve onların arkasında da kendilerine eşlik eden jandarma aracı var. Ve gecenin ortasında verilen ilk molada öğreniyoruz ki çıkılan bu yolculuk zanlı Kenanın işlediğini itiraf ettiği cinayet sonrası maktülün cesedini arama çalışmasıymış. Bir çeşme başında düz ve sürülmüş bir tarlanın kenarında top şeklinde ağacın olduğu yere gömdüm dediği cesedi arama çalışmalarını izlemeye başlıyoruz. İlk başlarda hemen gidecez cesedi teşhis edip tutanakları hazırlayıp dönecez havasında başlayan bu yolculuk, her gittikleri durakta zanlı Kenan ın galiba burası da değildi demesi ile git gide gerilimli bir hal almaya başlar. Saatler gece yarısını çoktan geçmiştir, bir taraftan savcı Nusret (Taner Birsel) Komiser Naciyi sıkıştırıyordur ve karakterlerin yaşadıkları gerilimi filmi izlerken direk olarak hissediyorsunuz. Zaten büyük bir ciddiyetle başlanılan soruşturma da gitgide ciddiyetten uzak bir hal almaya başlamıştır. Bir süre sonra bu arayıştan sıkılan karakterler kendi kişisel dertlerini düşünmeye başlamışlardır. Ceset aranan tarladan elma yada kavun toplamak gibi eylemlere girişmeye başlamışlardır.  Bu sefer tamam dedikleri durakta da aradıklarını bulamayınca yakınlardaki bir köyde muhtarın evinde mola vermeye karar verilir. Filmin senaristlerinden biri olan Ercan Kesal muhtar rolü ile olağanüstü bir performans sergilemiş. Sadece bu muhtar performansı için bile film izlenebilir. Filmin ilk 1.5 saati bu şekilde geçiyor. Bu ana kadar film tam bir erkek filmi. İlk kadın karakteri muhtarın evinde görüyoruz. Misafirlere çay servisi yapan muhtarın kızı güzelliğiyle tüm karakterleri derinden etkiliyor ve başta zanlı Kenan olmak üzere muhtarın kızını gören tüm karakterler kendi içlerinde bir hayat muhasebesine girişiyorlar. Komiser Nacinin eşi ile olan problemleri ve çocuğunun hastalığı, Savcı Nusretin geçmişinde bir sır olarak duran bir ölüm, Doktor Cemal in boşanma sonrası yaşadığı dönem..


Son bir saatte cesedin otopsi sahnesini izliyoruz. Burada da ağırlıklı olarak doktor ve onun iç dünyası ön planda. Otopsi sırasında asistanın konuşmaları, ortaya çıkan büyük sır, bunun rapora nasıl işlendiği, bürokrasi, bıkkınlık, boşvermişlik, filmi izlerken üstüne konuşulması gereken konular olmuş.


Filmin son sahnesinde de doktor bu kez açılış sahnesinin aksine pencereden dışarı bakıyor. Bir grup çocugun top oynamasını seyrediyor. Ölen adamın oğlunun topa vurduğu sahnede herşeye rağmen hayat devam ediyor diyesi geliyor insanın.


Filmde akılda kalan bir çok sahne var, muhtarın evinde geçirdikleri anlar, Arap Ali’nin gittikleri tarlarlarda topladığı elma ve kavunlar, doktor ve savcının verilen molalardaki muhabbetleri, filmin son bir saatindeki otopsi sahneleri ve otopside doktora yardımcı olan asistanın yaptığı muhabbetler, aslında düşününce 157 dakikalık bir filmde hiç boş sahne yok. Tüm oyunculuklar mükemmel, filmin ilk 1.5 saati gece geçmesine rağmen görüntü yönetmeni mükemmel bir iş çıkarmış, bozkırın o tekinsiz havasını filmi izlerken gerçekten hissediyorsunuz. Bol diyaloglu bir film Bir Zamanlar Anadolu’da. Bazı anlarda kahkaha attıran espirilerde mevcut. Hani Nuri Bilge Ceylan filmlerine önyargı ile bakanlarda korkmadan izleyebilir. Arada kaçırdığım diyalogları yakalamak, filmin üzerine daha derinlemesine düşünebilmek için tekrar izleyeceğim.


Filmin senaryosunu Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal ve Ebru Ceylan birlikte yazmışlar. Gökhan Tiryaki büyük çoğunluğu gece geçen filmde harika bir görüntü yönetmenliği sergilemiş. Her karesi kartpostal gibi olan, karakterlerinin sıkıntılarını kasıtlı olarak izleyene hissettiren bir yönetim göstermiş Nuri Bilge Ceylan. Aldığı ödülü sonuna kadar haketmiş, umarım gişede de iyi iş yapar ve daha pek çok güzel film için bir motivasyon olur bu güzel ekibe.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Köprüdekiler


Köprüdekiler hayatları Boğaz Köprüsünde kesişen 3 karakterin öyküsünü belgesel film formatında anlatıyor. Film boyunca bu 3 karakterin hayallerini, sıkıntılarını, gelecek planlarını izliyoruz.


Filmde 3 ana karakter var. Köprü üzerinde trafikte bekleyen araçlara çiçek satmaya çalışan Fikret, Taksim-Bostancı hattında dolmuş şoförlüğü yapan Umut ve köprü yolunda trafik polisi olarak görev yapan Murat. Bu üç karakterde hayatlarında bir arayış içindedir.


Dolmuşçuluk yapan Umut’un eşi hayatından hiç memnun değildir. Umut un masa başında bir işte çalışmasını isteyen, oturdukları evi beğenmeyen, daha iyi bir eve taşınmak için Umut a sürekli baskı yapan, yaşadığı hayattan memnun olmayan bir karakterdir Umut un eşi. Umut ise tahsili olmadığı için yapabileceği işlerin sınırlı olduğunu bildiği için kaderine razı bir şekilde eşinin tüm baskılarına rağmen  hayatını sürdürmeye devam eder.


Fikret te hayatını sürekli gül satarak sürdüremeyeceğinin farkında olduğu için boş zamanlarında Eminönü ve civarındaki işyerlerinde kendine bir iş arar ama hiç okula gitmemiş ve okuma yazmayı bile at yarışı bültenlerine bakarak öğrenmiş olduğundan günün sonunda kendini yine köprü üzerinde çiçek satarken bulur. Hem zaten çiçek satmak kolaydır, sabah erken kalkmasına da gerek yoktur, kendisi gibi varoşlarda yaşayan arkadaşlarına bu şekilde söyleyerek bir nevi kaderine razı bir şekilde yaşamaya devam eder.


Polis Murat memleketi Kayseriden trafik polisi olarak İstanbul a gelmiş. Yine kendisi gibi bir polis arkadaşıyla bekar evinde yaşıyor. Boş zamanlarında internette chat yaparken tanıştığı kızlarla buluşur bu buluşmalardaki sohbette genelde polis ne kadar maaş alır, doğuya tayin olacak mısın gibi sorular olur ve sohbetin sonu da genelde aradığını bulamayan kızın bir bahaneyle ortamdan ayrılmasıyla sonuçlanır.

Bu üç karakterin hayatları birbirlerinden habersiz bir biçimde Boğaz Köprüsünde kesişir. Biz filmi izlerken belgesel mi kurmaca mı olduğunu bir süre sonra unutuyoruz. Filmdeki 3  karakterin yaptığı bazı milliyetçi söylemler dışında fazla bir mesaj yok, film boyunca bu karakterlerin gerçek yaşam öyküsünü tüm yönleriyle izliyoruz. Filmdeki  karakterler kendisini oynuyor. Yönetmen Aslı Özge dolmuş şoförü olan Umut ile Bostancı-Taksim dolmuşunda tanışmış. Yine çiçekçilik yapan Fikret i Fındıklı yolunda trafikte bekleyen araçlara çiçek satmaya çalışırken görmüş. Filmde kendisini oynamayan tek karakter olan Murat a emniyet Müdürlüğü filmde oynamasına izin vermediği için Muratın polis akademisine başvurup sınavı kazanamayan kardeşi oynamış abisinin rolünü.
İstanbulun varoşlarında yaşayan alt kesimin hayatlarını değiştirmeye çalışıp bunu başaramayış hikayesi olmuş Köprüdekiler. Özellikle İstanbulda yaşayanların izlemesi gereken bir hikaye ama..

22 Eylül 2011 Perşembe

The Whistleblower


Film, Bosna da senelerce yaşanan insanlık dramına sadece seyirci kalan BM nin savaş sonrası büyük acılar yaşanan balkan coğrafyasına meşhur demokrasi ve barış getirme çalışmaları sırasında yaşanan “kadın ticareti” konusunu anlatıyor ve şu soruyu soruyor, Senelerce süren savaş sırasında Bosnada yaşayan erkeklerin yarısı öldüğüne göre bu kadın ticareti aslında kimler için yapılıyor!


Kathryn Bolkovac (Rachel Weisz) ABD Nebraska da yaşayan bir polis memurudur. Mesleğinde başarılıdır ama özel hayatında bazı sorunları vardır. Eşinden ayrılmıştır ve eşi kızı ile birlikte başka bir eyalete taşınacaktır. Kathryn de eşinin taşındığı eyalete yakın bir yere tayinini isteyip kızından ayrı kalmama planları yaparken önüne yüklü bir miktar para kazanacağı bir iş fırsatı çıkar. 6 aylığına Bosnadaki savaş sonrasında balkan coğrafyasına barış getireceğini söyleyen BM ye bağlı Democra isimli bir yüklenici şirkette 6 aylığına çalışmak için anlaşır. Yaşadığı kişisel problemleri çözmek için geldiği Bosna da özellikle kadınların yaşadığı dramları görünce bu insanlar için bir şeyler yapmaya karar verir. Yaptığı çalışmalar kısa sürede dikkat çeker ve BM nin kurduğu sosyal hizmetler kurumunun başına geçer. Burada yaptığı araştırmalarda çeşitli ülkelerden kandırılarak getirilen genç kızların pasaportlarına el konularak burada birer seks kölesi olarak çalıştırıldığını fark eder. Bu konuyu başta basit yerel bir olay gibi görür fakat üzerine gittiğinde işin içinde BM çalışanları, Barış gücü askerleri, sosyal hizmetler kurumu çalışanları ve yerel polisinde bulunduğu büyük bir çetenin olduğunu fark eder. Bu çete öyle bir yapılanmıştır ki hepsinin diplomatik dokunulmazlığı olduğundan haklarında soruşturma bile açılamıyordur. Kathryn Bolkovac ın bu kadın kaçakçılığı çetesi ile tek başına mücadele etmesi imkansızdır. Ama Kathryn yine de bu olayı tüm dünyanın duyması için şansını denemeye karar vermiştir.


Kathryn Bolkovac ın bu gerçek hayat hikayesini Larysa Kondracki yönetmiş ve senaryosunu da yine Larysa Kondracki, Eilis Kirwan ile birlikte yazmış. Senaryo yazım sürecinde halen Amsterdam da yaşayan Kathryn Bolkovac ile de görüşüp konunun tüm detaylarını kendisinden dinliyorlar. The Whistleblower Larysa Kondracki nin ilk filmi. Gerçek bir hikayeyi tüm dünyaya duyurmayı amaçlayan bu film bir ilk filmden çok daha fazlasını veriyor izleyene. Biz buraya masum insanları korumaya gelmiş arabulucularız diyen BM temsilcileri ve onlara bağlı yüklenici şirketlerin bu coğrafyada yediği haltları, işledikleri insanlık suçlarını büyük bir cesaretle perdeye taşımış. Sözde barış için orada bulunan bu kurumların insanlık suçu işlenip insanların seks kölesi yapılmasına karşı “onlar normal savaş fahişesi” tanımlaması yapmalarına ister istemez çok sinirleniyoruz.
Yönetmen Larysa Kondracki nin bu konuda bir de “The Whistleblower: Sex Trafficking, Military Contractors, and One Woman's Fight for Justice” adında bir kitabı var.


Geçen sene 1 hafta süren bir Balkanlar gezisine çıkmıştım. Sona eren savaşın izleri hala duruyordu. Maddi imkansızlıklar yüzünden tadilat edilememiş evlerdeki şarapnel parçaları, kurşun izleri hala duruyor. Yukarıdaki fotoğrafı Mostar Köprüsü'nü gezerken çekmiştim. Halk savaşın acılarını unutmamak savaşın izinin olduğu noktalara "Don't Forget 93" yazmıştı. Ülkenin her tarafında savaşta katledilen insanların toplu mezarları var. Savaşın bitmiş olmasına rağmen savaşın hüznü o coğrafya üzerinden hiç kalkmamış. Tüm bu acıların üstüne bir de milyar dolar yatırım yapılan sözde barış elçilerinin karıştığı bu suçları görünce acaba bu elçiler hiç var olmasaydı dünya daha iyi bir yer olmaz mıydı diye insanı düşüncelere itiyor. Çünkü filmin sonunda görüyoruz ki yukarıda tüm bu suçları işleyen Democra isimli şirketin ABD nin ırak a getirdiği ileri demokrasi çalışmalarında da yine yüklenici olarak milyar dolarlık anlaşmalar yapmış. 

18 Eylül 2011 Pazar

Everything Must Go


Yönetmen Dan Rush filmin senaryosunu Raymond Carver’in "Why Don’t You Dance" isimli kısa öyküsünden uyarlamış. Ülkemizde !fİstanbul 2011 de "Her Şeyim Satılık" adıyla gösterilmişti. Bir gün içinde hem işini hem oturduğu evi kaybedip karısı kendisini terk eden bir adamın, tüm eşyalarını satarak geçmişini geride bırakmasını anlatan bir Amerikan bağımsız filmi.


Filme bir şirkette üst düzey satış sorumlusu olarak çalışan Nick Halsey (Will Ferrell) in aşırı alkol tüketimiyle ilgili zaman zaman sorunlar yaşadığını, yine bir şirket kutlaması sonunda aşırı alkolün etkisiyle bir iş arkadaşıyla birlikte olduğu iddialarının sonunda işini kaybettiği sahneyi izleyerek başlıyoruz. İşini ve arabasını kaybeden Nick cebindeki son parayla marketten yüklü bir bira alışverişi yapıp eve doğru yola çıkar. Eve geldiğinde kendisini bir kötü sürpriz daha beklemektedir. Eşi kendisini terketmiştir, evin tüm kilitlerini değiştirmiştir ve tüm kişisel eşyalarını ön bahçeye yığmıştır. Bu arada kredi kartları banka hesabı ve cep telefonu da iptal olmuştur. Bir günde hayatı neredeyse kararan Nick bahçeye atılan koltuğuna oturur ve cebindeki son parayla aldığı biraları içmeye başlar. Geceyi de bu koltukta geçiren Nick komşularının şikayeti üzerine gelen polislerden bahçesindeki eşyaları 3 gün içinde boşaltması gerektiğini öğrenir. Bu arada alkol problemi yaşadığı sıralarda kendisine yardımcı olan dedektif Frank’ten başının polisle derde girmemesi için yardım ister. Evinin etrafında bisikletle dolaşan küçük çocuk Kenny ile kendisi yokken eşyalarına göz kulak olması için anlaşır ve aralarında bir dostluk başlar. Bahçesindeki koltuğunda yaşamaya başlayan Nick her birinin geçmişe dair anılar taşıdığı kişisel eşyalarını Kenny nin de yardımıyla garaj satışı yöntemiyle bahçesinde satışa çıkarır. Bu arada bahçesinde oturduğu koltukta komşularının yaşantısını gözler. Mahalleye yeni taşınan fotoğraf öğretmeni olan hamile Samantha (Rebecca Hall) ile arkadaşlık kurar.


Filmi izlerken tuhaf bir dinginlik hissine kapılıyorsunuz. Sanki bir an gelecek her şey düzelecek hissi filmin ilk sahnesinden finaline kadar sizi bırakmıyor. Filmdeki ana karakter dışında yan karakterlerin hikayelerini de izliyoruz. Özellikle Nick in bir sahnede Samantha’nın hayatı ile ilgili geçmişe, geleceğe, hayallerle ilgili tespitler filmin tepe noktasını oluşturuyor. Yine annesi ölmek üzere olan yaşlı bir kadına bakıcılık yapmak zorunda olan Kenny'nin hikayesi, kocası ile yaşadığı sorunlarla yüzleşmekten kaçan Samantha’nın hikayesi, eski eşyalarının arasında bulduğu yıllık sayesinde tekrardan görüştüğü liseden arkadaşı, 2 çocuğunu tek başına büyütmek zorunda kalmış Delilah’ın hikayesini, Nick in tüm bu kişilerle kurduğu arkadaşlıklarla birlikte izliyoruz. Nick tüm bu yaşanmışlıklarda isyan etmiyor, kilidi değiştirilmiş evine kapıyı kırıp girmeye çalışmıyor, yaptığı hataların farkında ama yine de içmekten vazgeçmiyor. Eşyalarını satışa ilk çıkardığında hiç birini satmaya kıyamazken zamanla onlara sahip olduğu anları artık geride bırakmak zorunda olduğunu anlayıp satmaya başlıyor. Hatta bazı durumlarda iyi bir satışçı olmasının verdiği yetenekle pazarlığı kuvvetlendirmek için bazı eşyalarını sattıklarının yanında hediye olarak veriyor. Hatta bu eşyalardan bazılarını çevresinde ilişki kurduğu kişilere direk hediye olarak veriyor.

Benim en sevdiğim filmler her zaman kalkıp gittiğinde sana kendi hayatını, ilişkilerini ve başkalarının hayatlarını düşündürten filmler olmuştur. Dolayısıyla, eğer insanlar duygusal olarak etkilenirlerse, ben de mutlu olurum.” diyen senarist ve yönetmen Dan Rush bu ilk senaristlik ve yönetmenlik denemesinde hayatın içinden aşırıya kaçmadan sevimli ama hüzünlü bir bağımsız hikaye yaratmış.


Will Ferrel, Nick rolünde çok çok başarılı bir oyunculuk sergilemiş. Filmin hem sevimli hem hüzünlü hikayesi bir yana sadece Will Ferrel in muhteşem oyunculuğu için bile izlenebilir. 

14 Eylül 2011 Çarşamba

Jodaeiye Nader az Simin


İranlı yönetmen Asghar Farhadi nin yönettiği Jodaeiye Nader az Simin 61. Berlin Film Festivalinde Altın Ayı ödülünü kazanan ilk İran filmi. Filmde ayrıca tüm erkek oyuncular En İyi Erkek Oyuncu ve tüm kadın oyuncularda En iyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanarak oldukça dikkat çektiler. Bende filmi bu seneki İstanbul Film Festivalinde “Bir Ayrılık” ismi ile  izlemiştim ve ne zamandır yazmak istiyordum.


Film Nader (Peyman Moaadi) ve Simin (Leila Hatami)’in boşanmak için başvurdukları mahkemede boşanma sebeplerini tartıştıkları sahne ile başlıyor. Nader ve Simin, yanlarına kızları Termeh (Sarina Farhadi) i de alarak yurt dışına gitme planları yaparken, vizeleri çıktıktan sonra Nader yurtdışına gitmekten vazgeçiyor. Çünkü Nader in Alzheimer hastası olan bir babası var ve geride onu bırakıp gitmek istemiyor. Simin ise İrandaki bu yaşamdan kızını kurtarıp mutlaka yurt dışında yaşamak istiyor. Düştükleri bu çatışmanın sonunda iş boşanma davasına kadar ilerleyip mahkemeye taşınıyor. Filmin ilk dakikalarında bu mahkeme sahnelerini izliyoruz. Her ikisi de hakime kendi dertlerini anlatıyor. Hakimin oturduğu yerde ise kamera var yani çifti hakimin gözünden izliyoruz. Hakim Simin e babasının rızası olmadan Terhem i yurt dışına çıkaramayacağını söyleyince Simin yurtdışına tek başına gitmekten vazgeçip anne ve babasının evine taşınıyor. Kızı Termeh ise babasının evinde kalırsa annesinin de döneceğini düşünüp babası ile kalmaya karar veriyor. Simin evden ayrılınca Nader in bakıma muhtaç babası için bir bakıcı bulmak gerekiyor. Simin bir tanıdığı aracılığıyla Razieh (Sareh Bayat) isimli bir kadını bakıcı olarak buluyor ve Nader de bu kadını babasına bakıcılık yapmak için işe alıyor. Fim boyunca tüm karakterler bildikleri bazı gerçekleri saklıyorlar. Filmin geneli de zaten bu durumu sorguluyor. Razieh işi kabul ettiğinde evde kendisinden başka kimsenin olmayacağını bilmiyor, kendisine bu durum söylenmiyor, Simin evde olmadığı için Nader bekar bir erkek sayılıyor ve İran şartlarında Razieh in bir bekar erkeğin evinde çalışması kem kocası hem çevresi için kabul edilebilir bir durum değil. Ama Razieh hem küçük kızını hemde alacaklılarının bir türlü rahat vermediği kocasını düşünerek bu işte çalışmaya başlıyor tabi hamile olduğunu Nader den gizleyerek.


Bir gün eve erken gelen Nader Razieh i evde bulamıyor, babasını ellerinden yatağa bağlanmış, yataktan düşmüş ve baygın halde buluyor. Razieh yanında küçük kızıyla eve döndüğünde Nader Razieh ile çok şiddetli bir tartışma yaşıyor ve kendisini birazda tartaklayarak evden kovuyor. Bundan sonra olaylar iyice karışıyor, işin içine Simin, Termeh ve Razieh in kocasının da girdiği kavgalar yaşanıyor olay mahkemeye taşınıyor ve bizler birer hakim gibi tüm bu karakterlerin söyledikleri doğruları, yalanları dinlemeye başlıyoruz. Ortada ne net bir suçlu var ne de tamamen suçsuz taraf, herkes olayları kendi açısından kendi doğrularıyla aktarıyor, bilinmesini istemedikleri tarafları karşısındakinden saklayarak. Asghar Farhadi nin yönetmen tarafına koyduğu biz izleyicilerde tam bir karar veremiyoruz kim haklı kim haksız. Filmin en güzel taraflarından biri de bu zaten, izlerken bir taraf tutamadığımız için filmin finaline kadar sadece tarafsız gözle karakterleri gözlemliyoruz. Nader ve Simin in boşanma isteklerinin ve kızları Termeh in kiminle yaşamayı seçeceğini öğreneceğimiz final sahnesinde ise mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim resmen içime bir şey oturdu ve film bitip jenerik yazıları perdede akmaya başladığında bende kendimi tüm salon gibi filmi ayakta alkışlarken buldum.


Filmde çok fazla diyalog var ama takip etmesi zor değil. Söylenen küçük yalanların, saklanan bazı gerçeklerin insanların hayatlarında nelere mal olabileceğini çok çarpıcı bir biçimde anlatmış bize Farhadi. İrandaki orta üst sınıf bir ailenin alt sınıfla yaşadığı çatışma, din baskısı, toplumsal ahlak kuralları, fakirlik ve çaresizlik gibi bir çok konusu var filmin ve tüm bunları izleyiciye büyük bir başarı ile anlatıyor. Hayatın içinden gelen, izlerken İran ile Türkiyenin şartlarını karşılaştırdığımız, filmin sonuna kadar karakterleri izleyip haklarında kararlar verdiğimiz çok gerçekçi bir film.Filmdeki tüm oyuncular üstlerine düşen görevi başrolden en ufak role kadar çok büyük başarıyla gerçekleştirmişler. Termeh rolündeki Sarina Farhadi gerçek hayatta da yönetmenin kızıymış. Bu filmden sonra Farhadi nin bir önceki filmi Darbareye Elly (About Elly) filmini de izledim. O da yine atılan yalanlar üzerine kurulu en az bunun kadar güzel bir filmdi. İlk fırsatta onu da yazmak istiyorum.


Asghar Farhadi Altın Ayı ödülünden sonra  “"Bu ödül, doğduğum, hikâyelerimi öğrendiğim ülkemin insanlarının düşünülmesi için çok iyi bir fırsat." diye konuşmuş. Jodaeiye Nader az Simin bu sene izlediğim en iyi filmlerden biri kesinlikle. Bugünlerde  Bir Ayrılık adı ile filmin DVD si çıktı. Sinemaseverim diyen herkesin arşivinde mutlaka olmalı. 

11 Eylül 2011 Pazar

Attack the Block


İngiliz filmlerini izlemeyi seviyorum. Bu kez listemde Joe Cornish in senaryosunu yazıp yönettiği bilimkurgu/komedi filmi Attack the Block vardı.


Film Güney Londra varoşlarında bir apartman bloğu ve çevresinde geçiyor.  Başrolde de bu blokta yaşayan bir grup çocuk var. Bu çocukların lideri 15 yaşındaki Moses (John Boyega).
Moses ve arkadaşlarının oluşturduğu çete yaşadıkları blok ve etrafına hakimler. Zaman zaman yoldan geçen yabancıların çantalarını, telefonlarını çalıyorlar ve mahalledeki kendilerinden büyük uyuşturucu satıcısı abilerinin gözüne girip onların çetesinde satıcı olarak kabul edilmenin hayalini kuruyorlar. Bir akşam yoldan geçen Samantha Adams (Jodie Whittaker) ın yolunu keserler ve cep telefonunu, çantasını, yüzüğünü gasp edip kaçarlar. Aynı gece gökten yaşadıkları mahallenin parkına göktaşı gibi bir cisim düşer. Cismi incelediklerinde içinden köpeğe benzeyen gözleri olmayan dişleri fosforlu ışık gibi parlayan bir yaratık çıkar ve Moses a saldırır. Çocuklar hep birlikte bu yaratığa saldırarak onu öldürürler. Öldürdükleri yaratığı sergileyip, satıp çok para kazanacaklarını düşünüp mahallenin uyuşturucu satıcısı olan Hi-Hatz in yaşadığı daireye götürüp onun laboratuvarında saklamaya karar verirler. Bu arada öldürdükleri yaratık yanlız değildir. Yaşadıkları mahalleye onlarcası daha gelmiştir ve öldürülen yaratığın izini biraz kanlı bir şekilde aramaktadırlar. Moses ve çetesin bu yaratıklarla yaptığı kovalamaca esnasında yolları o gece soydukları Samantha ile tekrar kesişir. Aynı zamanda satıcı Hi-Hatz ile de başları belaya girmiştir ve çetedeki bazı arkadaşları bu yaratıklar tarafından feci şekilde öldürülmüşlerdir. Moses tüm bu kanlı canavarları mahallenin başına kendisinin sardığını düşünerek, yine bu beladan mahalleyi kendisi kurtarmaya karar verir. Ama bu hiçte kolay olmayacaktır.


1968 doğumlu yönetmen Joe Cornish daha önce İngiltere de bazı dizilerde yönetmenlik yapmış. Ayrıca çok sevdiğim bir film olan Shaun of the Dead (Zombilerin Şafağı) filminde de konuk oyuncu olarak yer almış. Attack the Block ta da Shaun of the Dead filminin yıldızlarından Nick Frost yan rollerden birini oynayarak Joe Cornish e destek vermiş. Yönetmen Joe Cornish i kendi adıma takip edilecek yönetmenler listesine aldım. Filmin hem senaryosunu yazmış hemde cesur bir yönetim göstermiş. Bu cesaret şöyle ki, filmdeki başrol oyuncuları en büyüğü 15 yaşında olan bir grup çocuk ama, bu grup içindeki küfürler, şiddet ve uyuşturucu kullanımını hiç çekinmeden açık açık ortaya koymuş. Filmin Londranın varoşlarında geçmesinin de bunda etkisi vardır muhakkak. Filmde pek fazla boş sahne yok, zaten 1 saat 24 dakikalık bir film. Bilimkurgu/komedi filmlerinden hoşlanıyorsanız, çok büyük beklentilere girmeden iyi bir keşif yapabilirsiniz Attack the Block ile. 

10 Eylül 2011 Cumartesi

Jane Eyre


Jane Eyre, Charlotte Bronte (1816-1855) nin en bilinen kitaplarından biri. Daha önce defalarca sinemaya uyarlanmış. 2006 yılında BBC televizyonu 4 bölümlük mini dizi halinde televizyona uyarlamış. Hatta Sonbahar Rüzgarı adıyla, Ediz Hun, Çolpan İlhan ve Türkan Şoray ın oynadığı bir türk versiyonu bile var. Ben 2011 yılı yapımı olan versiyonunu izledim.


Film 19. yüzyıl İngilteresinde Victoria döneminde geçiyor. 10 yaşında annesini kaybeden Jane (Mia Wasikowska), babasını da daha önce kaybettiği için akrabalarının yanında yaşamaya başlar. Fakat kendisinden nefret eden yengesi, Jane’ e sürekli işkenceler edip çok kötü davranmaktadır. Küçük Jane de hayatı sorgulayan, asla başını eğmeyen, haksızlığa karşı çıkan bir karaktere sahip olduğu için hayatı daha da zorlaşmaktadır. En sonunda yengesi Jane’i çok katı kuralları olan, din baskısını çocukların üzerinde şiddetle uygulayan bir kilise okuluna yatılı olarak verir. Jane in buradaki hayatı da hiç iyi gitmez. Haksızlığa karşı çıktıkça ceza alır, ama yine de doğru bildiğinden vazgeçmez. Ama bu karakteri sebebiyle öğretmenlerin ve rahibelerin de yönlendirmesiyle hiç bir çocuk kendisiyle arkadaşlık kurmaz. Tek arkadaşını da tanıştıktan çok kısa süre sonra hastalıktan kaybedecektir. Bu zor şartlar ve katı kurallar altında okulda 10 sene geçiren Jane artık okulda öğretmen olmuştur. Bir süre sonra Jane okuldan ayrılır ve Edward Rochester (Michael Fassbender ) isimli bir soylunun malikanesinde Adele isimli küçük bir evlatlık kıza öğretmenlik yapmaya başlar. Edward Rochester sürekli seyahat eden, zaman zaman evine uğrayan, yaşadığı dönemin zengin bir soylusudur. Bu arada Jane in dik başlı kişiliği kısa sürede tüm ev çalışanlarının dikkatini çeker. Jane de kendi içinde hayatı sorgulamaya başlamıştır. Bu yaşına kadar dışarıdaki hayatla ilgili hiç bir bilgisi yoktur. Hiç erkek arkadaşı olmamıştır. Kendi içinde bu gibi düşüncelerle günlerini Adele’yi eğitmekle geçiren Jane in çalışkanlığı evin sahibi Rochester’in dikkatini çeker. Rochester, Jane i yakından tanıdıkça asla boyun eğmeyen kişiliğinden çok etkilenir. Bir süre sonra Rochester ve Jane birbirine yakınlaşırlar ve evlenmeye karar verirler. Buradaki evlilik teklifi sahnesi gerçekten çok güzeldi. Evlenecekleri gün, durun siz evlenemezsiniz tarzı bir durum olur, Jane, Rochester ile ilgili çok büyük bir sırrı öğrenir ve evi terkeder. Sığındığı kilisedeki genç rahip John (Jamie Bell) Jane den çok hoşlanır ve onunla evlenmek ister. Fakat Jane öğrendiği sırrı sonrası terk ettiği Rochester in en zor zamanında yanında olacaktır. Bu arada aldığı bir haber Jane in hayatını tamamen değiştirmiştir.


Film, çekildiği dönemin atmosferini çok iyi yansıtmış. O dönemin kasvetli havasını, şatafatlı yaşamını izlerken sonuna kadar hissediyorsunuz. Hikayenin geçtiği malikane çok iyi tasarlanmıştı. İnsan izlerken kendisini oraya dahil ediyor.  Bu tarz dönem filmlerini çok seviyorum. Jane rolündeki Mia Wasikowska’yı 2012 Oscar adayları arasında görürsek hiç şaşırmayalım. Geçen ay X-Men :First Class filminde Magneto rolünde izlediğim Michael Fassbender oynadığı karakter olan Rochester’in biraz kaba, biraz gizemli zengin adam rolünde gayet başarılı. Filmi genel olarak çok beğendim, sadece bazı yerlerde aklım takıldı. Mesela Jane in bakıcılığını yaptığı Adele nin hikayesi neydi. Muhtemelen kitaptan uyarlama olduğu için kitabın bazı bölümleri çıkarılmak zorunda kalmıştır. BBC nin 2006 da yayınladığı 4 bölümlük mini diziyi arşivime ekledim ilk fırsatta hem bu diziyi izleyeceğim hemde kitabını okuyacağım.